Mü’minler Ancak Kardeştirler


Son zamanlarda daha da bariz hale gelen akıl tutulmalarımız ve kalplerimizin birbirimize karşı katılaşması esas itibariyle; zihinlerimizin asli kaynaklardan beslenmek, okumak ve düşünmek yerine “fast food tarzı fikirlerle”, hani dondurulmuş, sonra ihtiyaç oldukça zaman zaman çözülerek fırına konup ısıtılıp servis edilen, sağlıksız ve her türlü hastalıklara sebep olan sloganlarla beslenmeyi tercih etmesiyle başladı. “Gündem mafyacılarının” her türlü iletişim araçları ile kısa, yalın ama bir o kadar da sinsi ve tehlikeli lafları, klişe sözleri ve dayatmalarıydı artık bizi yönlendiren. Rahatlık da vardı ya işin içinde nefsimize hoş gelen, değmeyin keyfimizeydi. Öyle ya şimdi kim açıp Kur’an okuyacaktı, hadis, siyer, tefsir, kelâm, felsefe, tarih vs. okuyacaktı, dini anlamaya ve yaşamaya çalışacaktı.  Ama bunlar vakit ayırmak isterdi, düşünmek, öğrenmek, üzerinde kafa yormak, gönül yormak, ruh iklimlerimizi bunlarla beslemek ve muktezalarıyla da amel etmek isterdi. Bu ise nefislerimize hiç de hoş gelmeyen zor işlerdi birader…

Ne zaman ki bir twitter mesajı, bir gazete başlığı ya da bir önceki akşam herhangi bir haber bülteninde duyduklarımızla; çoğu kez de düşünmeksizin, akıllarımızı kiraya vererek konuşmaya başladık; işte o zaman kaybettik özümüzü, değer yargılarımızı, belki de en acısı ahlâklı bir Müslüman’ın hadiseler karşısında takınması gereken erdemli, adaletli ve vakur tavrı. Ve birbirimizi acımasızca eleştirmeye, kıyasıya hakaret etmeye, incitmeye, yaralamaya, bölünmeye, parçalanmaya başladık… Bir öğrencimin de acı bir şekilde ifade ettiği gibi “Hocam iyi ki Allah (cc) var, ahiret ve hesap günü var. Yoksa Müslümanlara kalsa hiç kimse bir diğerini cennete dahi sokmayacak” noktasına yakın bir yerlere geldik, getirildik…

Oysa ruhlarımızı besleyecek asıl kaynak mü’minler arasındaki hukuk ve ihtilaflar hakkında bakın bizi nasıl uyarıyor, bize neyi emrediyordu:

-“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafla savaşın. Eğer Allah’ın emrine dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve onlara adaletli davranın. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.

Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

-Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

-Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz!

-Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurat 9-12).

Dolayısıyla Alem-i Ezel ve Ervah’taki ahitlerimizin gereğince bizler, birbirini sevmeye mecbur kardeşleriz. Onun içindir ki Efendimiz (sav) “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe  cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız” buyurmakta, kardeşlerimiz için neyi isteyip neyi istemeyebileceğimiz konusundaki sınırları da şöyle tespit etmekteydi “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz”, “Müslüman diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir”.

Eğer inanıyorsak, kendimizi Müslüman, mü’min olarak tanımlıyorsak; inandığımız dinin Rabbi’nin (cc) ve O’nun yüce Elçisinin (sav) bizler için çizdiği yukarıda özetle verilen çerçevenin dışına çıkamayız, çıkmamalıyız. Çıkıyorsak eğer, kalplerimizi bir yoklamalı, orada Allah (cc) ve Resulü’nün (sav) yerine neleri ikâme ettiğimize bir bakmalıyız. Dolayısıyla inanan kesimin önce “ahlâk” meselesini halletmesi, İslâm’ın ahlâk anlayışını ve öğretilerini içselleştirmesi gerekiyor. Yalan, gıybet, iftira ve hakaret etmenin, bunlar üzerinden polemiklere girmenin uhrevi muhasebesini ve oradaki karşılığını düşünmesi ve adımlarını ona göre atıp, söylemlerini ona göre ayarlaması şart. Yoksa şu yaşananlar ve kullanılan dil ve üslup bilateral (çift taraflı) müptezellikten öte gitmiyor maalesef. Bu noktada, hani eskilerin de dediği gibi sanki “Ahlâk sükût etmiş” durumda. Zira biz bu tonlarda ve üslupta konuşmaya, birbirimizi yemeye devam ettikçe, sükût etmek de galiba ahlâka düşecek.

Bizi ezeli takdir gereği birbirimize kardeş yapan bir dinin mensuplarının “kardeşlik hukukuna” yakışır bir üslupla meseleleri ele almaları, diyalog ve tartışmalarının seviyesini bu hukuka göre devam ettirmeleri lazım. İnananların ayrılığa düşmesi ve birbirlerini tahkir ve tahfif etmelerinden en çok kimler sevinir, mutlu olur bunu akıldan çıkarmamak gerek. Biraz tahammül, biraz akıl, biraz nezaket, biraz basiret ve feraset lütfen. Zira kardeşliğe her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Yoksa etrafımızda nefes almalarına dahi izin verilmeyen milyonlarca mazlum Müslüman bizden davacı olur, unutmayalım.

 

 Prof. Dr. Ahmet Kağan Karabulut

Bu makaleyi nasıl buldunuz? // Bu pencereye yorumunuzu yazabilirsiniz // Makalenizi göndermek isterseniz buyurun!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: